habergazetesi.com.tr
Tırnova’nın kırsalında çiftçilikle geçinen Müslüman bir aile olan Mehmet ve Fatme, birbirlerine derin bir sevgiyle bağlıdır. Öyle ki, hikâyelerde anlatılan büyük aşklar, bu çiftin sevgisi yanında sönük kalır. Ancak evliliklerinin 10. yılında çocuk sahibi olamayan çiftin mutluluğu, Fatme’nin o dönemde tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanmasıyla gölgelenir. Hastalık, Fatme’nin iki gözünü de kaybetmesine neden olur.
Mehmet, eşinin gözlerini geri kazanması için elinden gelen her şeyi yapar. Malını mülkünü satar, doktor doktor, şifacı şifacı dolaşır. Ancak hiçbir çare bulamaz. Son umut olarak, Osmanlı’nın başkenti İstanbul’daki büyük hekimlere ulaşmak için Fatme’yle birlikte yola çıkar. 500 kilometrelik bu zorlu yolculuk tam bir yıl sürer. İstanbul’da da ellerinde avuçlarında ne varsa harcarlar, ama Fatme’nin gözleri açılmaz. Çaresiz, memleketleri Tırnova’ya geri dönmeye karar verirler.
Ne var ki, dönüş yolunda Fatme’nin hastalığı ağırlaşır. Sancıları dayanılmaz hale gelir ve sevdiği eşi Mehmet’in kollarında hayata veda eder. Mehmet, eşine tekrar güneşi gösterememenin, o güzel gözlerine bir kez daha bakamamanın suçluluğuyla yıkılır. Kafile, Fatme’yi Tırnova yakınlarında bir yere defneder. Ancak Mehmet, eşinin kabrinden ayrılmaz. Kafile yoluna devam ederken, o, Fatme’nin yanında kalır.
Kalburla Güneş Toplayan Adam
Mehmet, eşinin kabri yanına kendisi için de bir kabir kazar ve orada yatmaya başlar. Hayat onun için anlamını yitirmiştir. Taşlardan ve ağaç dallarından bir baraka yapar, burada yaşamaya devam eder. Günlerden bir gün, şehre uğrayan bir yolcu grubu, yolda tuhaf bir adam gördüklerini anlatır: Elinde kalbur, güneş ışığını bir kulübeye taşımaya çalışan bir adam. Tırnovalılar, bu kişinin yıllar önce şehirden ayrılan Mehmet olduğunu anlayıp hemen tarif edilen yere gider.
Gittiklerinde Mehmet’i bulurlar. Elinde kalbur, “Tuttum seni, attım içeri…” diyerek güneş ışığını toplar. Yanına vardıklarında Mehmet kimseyi tanımaz; zaman onun için durmuştur. Kulübenin içinde biri dolu, diğeri boş iki kabir görürler. Boş olanı kendisi için hazırladığı bellidir. Mehmet’i şehre dönmeye ikna edemezler ve o, “Tuttum seni, attım içeri…” sözünden başka bir şey söylemez.
Köylüler, Mehmet’i “deli” sanır ve elleri boş döner. Ancak aralarında bir karar alırlar: Her hafta bir kişi Mehmet’e azık götürecektir. Mehmet, azık getirenlere tek bir soru sorar: “Bu azığı kim gönderdi?” Eğer bir isim (Ali, Ahmet gibi) verilirse, azığı geri çevirir.
Gerçek Ortaya Çıkıyor
Bir gün köyün imamı, Mehmet’e azık götürmeye karar verir. Mehmet yine aynı soruyu sorar: “Bu azığı kim gönderdi?” İmam, “Allah! Senin, benim, her şeyin sahibi olan Allah gönderdi” deyince Mehmet azığı kabul eder. İmam, şehre döndüğünde bu olayı anlatır ve Mehmet’in bir “deli” değil, aşka ve hakka adanmış bir “veli” olduğu anlaşılır.
Haftalık azık ziyaretleri bir süre devam eder. Ancak bir gün imam tekrar gittiğinde Mehmet’i kulübenin önünde bulamaz. İçeri girdiğinde, boş olan kabrin de dolduğunu görür. Mehmet, ruhunu teslim etmiş, çok sevdiği Fatme’sine kavuşmuştur.
Bu hikâye, Tırnova’da nesilden nesile aktarılmış; aşkın, fedakârlığın ve teslimiyetin sembolü olmuştur. Mehmet’in kalburla güneş toplama çabası, belki de eşine bir kez daha ışığı gösterme arzusunun sonsuz bir yansımasıdır.